Dün sabah arabama doğru giderken, benim bloğumda temizlikçi olan bir abla gülümseyerek “Günaydın efendim.” dedi.
Ben de gülümsedim ama içimden bir şey geçti.
“Neden efendim?”
Belki çok küçük, hatta çoğu insan için üzerinde durulmayacak bir detaydı. Belki o, tamamen nezaket göstermek için söylemişti. Belki yıllardır alışkanlığı buydu. Belki karşısındaki kişiye saygı göstermenin en doğal yolu olarak bunu öğrenmişti.
Ama ben o an biraz üzüldüm.
Çünkü bana göre kimse kimsenin “efendisi” değil.
“Efendim” kelimesinin sözlük anlamını tartışmıyorum.
Nezaketle söylenmesini de…
Hatta bazı ilişkilerde, bazı ortamlarda bu kelimenin son derece doğal olduğunu da biliyorum.
Benim takıldığım şey kelimenin kendisinden çok, kelimenin taşıdığı mesafe.
Bir insanın yaptığı iş, onun diğer insandan daha aşağıda olduğu anlamına gelmemeli.
Apartmanı temizleyen insanla, o apartmanda yaşayan insan arasında bir insanlık hiyerarşisi yok.
Birinin elinde süpürge, diğerinin elinde anahtar olması; birini diğerinin “efendisi” yapmaz.
Bazen hayatımızdaki statüleri o kadar normalleştiriyoruz ki, kullandığımız kelimelerin bize ne söylediğini fark etmiyoruz.
“Efendim.” “Patron.” “Beyim.” “Hanımefendi.” “Abi.” “Abla.”
Hepsinin farklı bağlamlarda farklı anlamları var.
Ama bazen kelimelerin arkasında görünmeyen bir sistem var:
Sen yukarıdasın, ben aşağıdayım. Oysa ben tam tersine inanıyorum.
İnsanların yaptığı işler farklı olabilir, kazandıkları para farklı olabilir, giydikleri kıyafetler, oturdukları evler, kullandıkları arabalar farklı olabilir.
Ama insanlık değerleri açısından kimsenin kimseye üstünlüğü yok.
Belki de bu yüzden “Günaydın efendim” yerine sadece “Günaydın” duymak isterdim.
Çünkü “Günaydın” bana daha eşit geliyor, daha sıcak, daha samimi, daha insani.
Sen bana “Günaydın” dersin, ben sana “Günaydın” derim.
Ben sana saygı duyarım, sen de bana.
Saygı, birini kendinden üstün görmek değildir.
Saygı, karşındaki insanı kendin kadar değerli görebilmektir.
Belki dün sabah o ablanın söylediği “efendim” kelimesi sadece bir nezaket ifadesiydi.
Belki ben gereğinden fazla anlam yükledim.
Ama bazen insanın aklına takılan küçük şeyler, aslında daha büyük meseleleri düşündürüyor.
Benim aklıma da şu geldi:
Biz neden hâlâ insanlara yaptıkları işe göre davranıyoruz?
Neden bir garsona “bakabilir misiniz?” derken, patrona “efendim” diyoruz?
Neden temizlik yapan birine başka, toplantı masasında oturan birine başka bir dil kullanıyoruz?
Neden bazı insanlara karşı sesimizi yumuşatıyor, bazılarına karşı sertleştiriyoruz?
Ve en önemlisi…
Neden bir insanın bize hizmet ediyor olması, onun bize “efendim” demesini gerektirsin?
Ben “efendim” kelimesini yasaklayalım demiyorum, hatta isteyen istediği gibi hitap etsin.
Ben sadece şunu savunuyorum: Kimse kimsenin efendisi değil.
Temizlik yapan da değil, şoför de değil, garson da değil, asistan da değil, sekreter de değil, stajyer de değil, patron da değil, ünlü de değil.
Hatta belki en çok da biz, kendimizi başkalarından daha önemli gördüğümüz anlarda bunu hatırlamalıyız.
Çünkü sonunda hepimiz aynı şeyi yapıyoruz:
Sabah uyanıyoruz, bir yerlere yetişiyoruz, çalışıyoruz, yoruluyoruz, seviyoruz, kırılıyoruz.
Ve bir gün bu dünyadan gidiyoruz.
Geriye ne arabamız kalıyor ne makamımız, ne kartvizitimiz, ne de başkalarının bize söylediği unvanlar.
Geriye sadece insanlara nasıl hissettirdiğimiz kalıyor.
O yüzden…
Yarın sabah biri bana “Günaydın efendim” derse belki yine gülümseyeceğim.
Ama içimden aynı şeyi geçireceğim:
Günaydın.
“Efendim”siz.
Çünkü bence insan insana en güzel hitap şekli, insan gibi davranmaktır.